Batı işi mobilyalar ve geleneksel konutların iç mekan donatıları

Eski TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın Meclis’teki odasının fotoğrafları yayımlandığında çok konuşulmuş; altın yaldızlı, oymalı-işlemeli ahşap aksamlar, atlas kumaşlar itibar göstergesi olarak sunulmuştu. Bu görüntülerin, şatafat ve israf olduğu yönündeki eleştirilere ise eski odada bulunan modern mobilyaların kaldırıldığı ve yerine ‘yerli ve milli’ tarzda mobilyaların konulduğu şeklinde açıklama yapılmıştı. Ancak bu durumun son yerel seçimlerden sonra sadece Meclis Başkanı’nın odasıyla sınırlı olmadığı ortaya çıktı. Pek çok belediye başkanının odası gibi eski Manisa Yunus Emre Belediyesi Başkanı’nın odası da benzer tarzda döşenmişti: Altın yaldızlı, oymalı, işlemeli şatafatlı ve pahalı mobilyalar.
Büyük Saray’da da var olduğunu bildiğimiz söz konusu mobilyaların ‘yerli ve milli’ olmadığını hemen belirtelim. Hatta ‘kökü dışarıda’ olduğunu ve batıdan ithal edilmiş bir beğeniyi temsil ettiğini söylersek dünya yıkılır mı? Elbette yıkılmaz ama Türkiye’de muhafazakarlığın neyi muhafaza ettiği sorusu sorulur. Bunlarla bağlantılı olarak Halide Edib Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanı akla geliyor. Romanda, II. Abdülhamid döneminde Selim Paşa Konağı’nda yaşananlar Doğu ve Batı değerleri ve çatışmasıyla birlikte anlatılır. Romanın kahramanlarından Tevfik, bir devlet görevlisinin evini Batılı eşyalarla doldurmasını şu sözlerle eleştirir: “Her yer sarı yaldızlı endam aynaları, konsollar ve masalarla dolu. Döşemeler münasebetli, münasebetsiz birbirinin tepesine çıkar gibi tıklım tıklım doldurulmuş” dedikten sonra birbiriyle uyumsuz eşyaları alaya alarak da, “…Herif adeta Beyoğlu’nun dükkanlarını evine nakletmiş… O zamanın alafrangalığa özenen yeni zengin evi…” Yani zamaneler alafrangalığa özenildiğini biliyorlardı, şimdikiler ise pek bilmiyor. Arap emirlerinin ve bir zamanlar Saddam Hüseyin’in sarayından da bilinen oymalı altın yaldızlı veya altın varaklı mobilyaların Doğu’ya özgü olduğunu sanıyorlar.
Daha önce mobilya donanımlarının kullanılıp kullanılmadığını anlamak için Topkapı Sarayı’na bakmak yeterlidir. Karşılaştırma için de Dolmabahçe Sarayı’na bakarsak neyin değiştiğini tarihsel süreçleriyle anlamak mümkün olur.
Mobilya çeşitleri; yatak odası, oturma odası, yemek ve mutfak odası donanımlarıyla dolap ve koruma parçalarından oluşur. Mimarlık tarihinde bir terim olarak 20’nci yüzyılın başlarında kullanılmaya başlanan ‘Türk Evi’nde yatak odası, yemek odası gibi isimlerle anılan mekanlar yoktur. Dolayısıyla ilgili mobilyalar da modern dönemlere kadar kullanılmıyordu.
BATI’NIN EV EŞYASI VE OSMANLI MODERNLEŞMESİ
Osmanlı modernleşmesi öncelikle yeni askeri ihtiyaçlar için kurumsal dönüşümler ve eğitim alanlarında başlasa da en görünür yüzü mimarlık alanında oldu. Örneğin; Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi ve Yıldız sarayları eski Topkapı Sarayı’ndan çok farklı özelliklere sahipti. Bu yeni saraylarda Topkapı Sarayı’nda olmayan eşyalar arasında Batılı gündelik yaşamın gereği olan mobilyalar da bulunurdu.
Yeni saraylardaki gündelik yaşama sinen değişim, mimari dekorasyon ve mobilyalarda da kendini gösterdi. Mobilya üretimi çok sınırlı olduğu için de Avrupa’dan ama özellikle de Fransa’dan ithal ediliyordu. 18’inci yüzyılın sonlarından itibaren Batılı yaşam tarzı ve beğeninin gereği olarak mobilya Osmanlı saraylarına girmeye başladı. Örneğin, Fransız Mimar Antoine Ignace Melling’in III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan için mimarlığını yaptığı saray, gelenekten kopuşun pek çok unsurunu barındırır. Sarayın iç dekorasyonu ve mobilyaları Batılı tarzda yapılmıştır. Ama asıl olarak 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’da görülen sanatsal üslup ve akımlar İstanbul’da uygulanır. Saraya alınan mobilyalarda da aynı durum söz konusudur.
Sultan Abdülmecid döneminde saray ve konaklar Batılı tarzda mobilyalarla donatılmıştı. 15. Louis ve 16. Louis üslubunda salon takımlarıyla döşenen Dolmabahçe Sarayı, batıdaki saraylarla benzer özellikler taşıyordu. Dolmabahçe Sarayı’nda çalışan İtalyan mimar D’Aronco’nun projeleriyle bağlantılı mobilyalar İngiltere, İtalya ve Fransa’dan getirtilmişti. Amerika’dan getirilen mobilyaların ise sadece İstanbul’a değil, İzmir ve Selanik limanlarına da indirildiği bilinir.
Hızlı ve seri endüstriyel üretime karşı bir tepki olarak ortaya çıkan ‘Art and Crafts’ hareketinin bir uzantısı olarak gelişen ‘Art Nouveau’ üslubu, 19’uncu yüzyılın sonlarında Avrupa ile eş zamanlı olarak Osmanlı’da da görülür. Osmanlı’da Tarz-ı Cedid (Yeni Tarz) adıyla Art Nouveau mimari süsleme, cephe düzenleri, iç dekorasyon ve mobilya tasarımlarında yaygın olarak kullanılan bir sanat üslubu olur. Recaizade Mahmut Ekrem’in ‘Araba Sevdası’ Servet-i Fünun mecmuasında Ressam Halil Paşa tarafından yapılan resimlerle tefrika edilir. İlkay Canan Okkalı’nın belirttiği gibi, romanın kahramanı mirasyedi Bihruz Bey alafrangalık sevdasıyla köşkün hemen her yerini Batılı tarzda döşer. Halil Paşa’nın resimlerinde de bu gösterilir.
20’nci yüzyılın başlarında da Halife Abdülmecid Efendi’nin daha şehzadeyken getirttiği mobilya kataloglarında görünen bazı ürünlerin bugün Dolmabahçe Sarayı’nda yer alan mobilya örnekleri olduğu biliniyor. ‘Haremde Beethoven’ ve ‘Josephine koltuk’ üzerine uzanmış modern Osmanlı kadını imgesinin yansıtıldığı ‘Harem’de Goethe’ resimlerinde bu mobilyalar tasvir edilmişti.
GELENEKSEL KONUTTA AHŞAP MALZEME VE İÇ MEKAN DONATILARI
Türk Evi, Osmanlı Evi, Anadolu Evi gibi adlarla anılan geleneksel konutun inşasında bölgelere göre değişen malzeme kullanımı vardır. Teknik detaylara girmeden bu konutlar için şunları söyleyebiliriz: Orta ve Doğu Anadolu konutlarında ağırlıklı olarak taş işçiliği görülür. Batı Anadolu ile Akdeniz ve Karadeniz Bölgelerinde ise ağırlıklı olarak ahşap malzemenin kullanıldığı bir gelenek söz konusudur. Bu konutların Balkanlar’daki örneklerinde de ahşap, yaygın olarak kullanılan malzemedir. Ahşap malzeme ile çeşitli strüktür sistemlerinin uygulama biçimleri, bu konutların farklı ve özgün olmasının nedenlerinden biri olur. Ahşap karkas strüktür sistemin hımış ve bağdadi tekniklerinin çeşitli uygulama biçimleri bölgeden bölgeye çeşitlilik gösterir.
Geleneksel konutun plan tiplerini belirleyen mekanlar ise sofa ve odalardır. Mutfak ve diğer ıslak mekanlar bu konutlarda, gelenek değiştikçe ve modern ihtiyaçlar doğrultusunda konutun bir bölümünün dönüştürülmesiyle ortaya çıktı. Bu konutların özgün hallerinde yemek pişirme ve çamaşır yıkama gibi işler zemin katındaki işliklerde ya da açık avluda yapılırdı. Hela da avlunun bir köşesinde bulunurdu.
Osmanlı geleneksel konutunda yatak odası veya yemek odası gibi belirli bir işleve ayrılmış oda düzeni olmadığını söylemiştik. Birkaç kuşağın birlikte yaşadığı bu konutlarda oda, çekirdek ailenin yaşadığı ve birçok işlevin karşılandığı bir mekandır. Sabit donatı elemanları olarak ocak, gömme dolap, sedir, divan ve sergen (raf) her odada bulunur. Üzerine şiltelerin serildiği sedir daima duvar kenarlarında boylu boyunca uzanır. Dolap yerine kullanılan yüklük ise göçebe yaşantı hafızasının geleneksel konuta taşınmış bir işlevi olduğunu düşündürür. Göçebe yaşantısının gereği olarak yatak kullanıldıktan sonra ve göç ederken hep denk yapılır. Geleneksel konutta da yatılacağı zaman yüklükten yatak indirilir ve yere serilir. Sabah da tekrar denk yapılarak yüklüğe yerleştirilir. Bu Anadolu’da da Balkanlar’da da böyledir.
Odada sadece yatılmaz; iş yapılır, yemek yapılır, oturulur ve yıkanılırdı. Genellikle yüklüğün yanında gusülhane bulunurdu. Gusülhaneler konutun diğer sakinleri rahatsız edilmeden yıkanılması için ayrılan ahşap bir bölmeydi. Yeri değiştirilebilen eşyalar da vardı: Beşik, iskemle, sandalye ve sedirin yokluğunda divan bu eşyalar arasındaydı. Arkalığı olmayan iskemleler tabure ve sehpa olarak da kullanılırdı. Tüm bu eşyalar ahşaptan yapılır ama yaptıranın ekonomik gücüne göre yapımında bazı ayrıntılar değişir: Abanoz malzeme kullanılması ve gümüş eklemeler gibi…
Kilim ve halı kullanımı da göçebe yaşantısının hafızasıyla bağlantılı olabilir. Çadırlarda hem ısı yalıtımı hem de toz- topraktan etkilenmemek için kullanılan halı ve kilimler, MÖ birinci binyılın ikinci yarısına tarihlenen Pazırık kurganlarının buluntularında görüldüğü gibi, Orta Asya steplerine yayılan göçerlerin eşyasıydı. Halı ve kilimin kullanımı yerleşik yaşamda zamanla daha da arttı. Suraiya Faroqhi’nin ‘Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam- Orta Çağ’dan Yirminci Yüzyıla’ adlı kitabında aktardığına göre, 18’inci yüzyılda hali vakti yerinde Bursalı ailelerin evlerinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun erken dönemlerine göre daha çok halı, kilim, minder ve yastık bulunuyordu.
Ocak, odanın hem işlevsel hem de simgesel elemanıdır. ‘Ocağın sönmesin’ dileği ya da ‘Ocağın sönsün’ ilencini hepimiz duymuşuzdur. Oda içindeki ocak yemek pişirme, ısınma ve havalandırma işlevi gördüğü gibi ailenin simgesel karşılığıdır. Ocağın üzerinden geçerek odayı dolanan rafa bazı yörelerde yemişlik veya terek isimleri verilir. Bu rafların derinliği kısadır. Sergen ise pencerelerin ve kapının hemen üstünde odayı çepeçevre dolaşan daha geniş raftır. Bunun üzerine gaz/yağ lambalarından kap kacaklara kadar günlük kullanım eşyaları yerleştirilir.
Mimarlık tarihi alanının çok önemli ismi Doğan Kuban, geleneksel konutlarda modern mobilyaların eğreti durduğunu söyler. Gerçekten de sedirlerin yerine koltuk takımları konulması ya da sofanın yemek yenilen yere dönüştürülmesi eğreti durur. Günümüzde modern mobilyalar, pek çok insanın vazgeçilmezi ancak ihtiyaçlarımızın ne olduğu konusunda bize öğretilenler bazı durumlarda estetik yoksunluğun nedeni olabiliyor.
Oysa geleneksel konutları, yaşanmışlıkları barındıran mekanlar olarak gelecek nesillere aktardığımız takdirde kültürel mirasımızın korunmasına katkıda bulunabiliriz.
* Sanat Tarihçisi, Eskişehir Okulu








